Tarih : 29.04.2018 - 10:01

Kahkahaların gizli kahramanı konuştu

Cem Yılmaz'ın kardeşi Can Yılmaz, “Sinemada daha özgür hissediyoruz kendimizi bu yüzden dizi yapmıyoruz” dedi. Can Yılmaz "Türk seyircisi y agülmeli, ya ağlamalı. Arasına itibar göstermez" diyen Yılmaz, “Oyunculuğun torpili olmaz. Ben de jest olsun diye değil, oynayabildiğim için ufak roller alıyorum” dedi.

Kahkahaların gizli kahramanı konuştu

Cem Yılmaz’ın abisi olarak bilinen aslında ekranlarda kahkahalar ile izlediğimiz Komedi Dükkanı gibi bir çok programın ve filmin metin yazarlığını yapan Can Yılmaz, yeni kitabı “Yeni Keşfedenler İçin Bilinmeyen Numaralar” kitabını ve Cem Yılmaz’ı MAG okurları için anlattı. Çok uzun zamandır kardeşi Cem Yılmaz ile birlikte çalıştığını söyleyen Can Yılmaz, “Cem Yılmaz, Can Yılmaz ve Tolga Çevik’in yan yana geleceği bir projeler düşünüyoruz ama henüz uygun bir hikâye olmadı” dedi. Televizyon sinema kadar özgür olmadığını belirten Yılmaz, "Sinemada biraz daha özgürsün. İnsanlar televizyonu açtığı anda gözünün önündesin, evin içinde duruyorsun. O biraz daha kısıtlanmış bir yapı, sinema öyle değil. Sinemada yine de her şeye rağmen birazcık genişlik var ve insanlar evinden kalkıp sinemaya gidiyor” dedi. 

 

İki kardeş olarak popüler kültürü içine alan bir iş yapıyorsunuz. Cem Yılmaz'ın her zaman her yaptığı gündem oluyor. Ağabey kardeş olarak hiç uyardığınız oluyor mu?

Biz çok uzun zamandır beraber çalışıyoruz, şirketimiz var. Uzun zamandır beraber çalıştığımız için neredeyse 7/24 beraberiz; sonuçta telefonun ucunda da beraberiz, ofiste de beraberiz, evde de beraberiz, böyle olunca bir şeyler yazdığın, çizdiğin zaman doğal olarak ne olup bittiğini de görüyorsun. Ne olup bittiğini gördüğünde de abi olarak özellikle “sakın ha” demek gibi bir durum olmuyor ama tabii ki konuşuluyor bazı şeyler. Uyarı olarak değil tabii, biz her zaman tartışırız. Hemen hemen her konuda detaylı bir şekilde fikir alışverişi yaparız. Bu bir uyarı olarak değil, sohbet sırasında mutlaka oluyor.

 

Peki hiç Cem Yılmaz, Can Yılmaz ve Tolga Çevik’in yan yana geleceği bir proje düşündünüz mü?

Zaman zaman öyle şeyler çıkıyor ama o iş için her şeyin uyumlu olması gerekiyor. Tolga’nın, Cem’in işi, zamanı, takvimi uyacak, hikaye uygun olacak... Yoksa laf olsun diye “gelin akrabalar olarak iş yapalım” diye olmaz, karakterlerin uyumlu olması, “hadi bunu Tolga oynasın” demek lazım. Tolga’nın rolü kabul etmesi gerekiyor ya da Tolga’nın bir işinde Cem oynasın dediğinde aynı şartların hazır olması gerekiyor. Kısacası bütün şartların uyumlu olması lazım. Şu ana kadar o işi iyi yakalayamadık, herkes kendi projelerinde çalışıyor. Bir türlü kesişmedi hikaye. İnşallah bundan sonra olur. Neden olmasın? Gayet de güzel olur...

 

Yeni bir kitap hazırlığınız var mı?

Bu kitap yeni çıktı. Şu an Kitap Fuarı’na gelmemizin sebebi de yeni kitaplarımız zaten. Hikayelerim var ama Şubat ayının başında yeni bir kitap çıkmış Temmuz’da bir tane daha çıkarayım demem. Demin demiştim ya “acele edeyim fazla zamanım kalmadı yaş olarak benim...” Çok üretmem lazım bir şeyler kalsın istiyorsam ama o kadar da değil. Var benim hikayem. Yarın matbaaya veririm Temmuz’un 15’inde bir kitap daha çıkar ama demlensin biraz, insanlar öyle okusun. O da yaklaşık bir seneyi buluyor zaten. Yeni kitap 2019 Şubat gibi çıkar sanıyorum ki.

 

Türkiye’de komedi dizileri bir taraftan ihtiyaç. Dizi yapmadığınızı söylediniz ama hiç komedi dizisi yapmayı düşünmediniz mi?

Televizyon sinema kadar özgür değil, göreceli olarak yani... Sinemada biraz daha özgürsün. İnsanlar televizyonu açtığı anda gözünün önündesin, evin içinde duruyorsun. O biraz daha kısıtlanmış bir yapı, sinema öyle değil. Sinemada yine de her şeye rağmen birazcık genişlik var ve insanlar evinden kalkıp sinemaya gidiyor. Bilet alıyorlar, emek veriyorlar. Kendi istemesi ile ilgili bir şey. İnsanlar kendi isteği ile seni hayatının içine sokuyor. Evinden kalkıyor, sinemaya gidiyor, bilet alıyor… Anlat bakalım diyor size... Televizyon öyle değil, tesadüfen karşısına çıkabilirsiniz ve tesadüfen izleyebilir sizi. Onun için televizyonun içinde bulunduğu yapısı bize uymuyor. Kendimizi sinemada daha özgür hissediyoruz.

 

Peki bir yeni de bizden gelsin. Yeni başlayan senaryo yazarları için neler söylemek istersiniz?

Sadece senaryo yazanlar için demeyeyim herhangi bir şey yazan biri, takvimin arkasındaki fıkrayı yazan biri için de olsa söylemek lazım bunu; biraz okuman lazım. Çünkü her şeyi bilmeniz mümkün değil. Hayatta olup biten her şey hakkında bilginin olması zaten saçma olur ama işin ilginci yazan bir insansan, üreten bir insansan “ben yazıyorum bir şeyler, size yeni bir şeyler söyleyeceğim, size acayip bir hikayem var” diyen bir insansan bilmen gerekiyor. Everest’in 8008 metre olduğunu bilmek için oraya gitmen gerekmiyor, okuyarak da öğrenebilirsin. Onun için çok okuman gerekiyor. Genelde yazar ve çizerler tıkanabiliyor. Tıkandığı zaman tek çare; okuyacaksın, öğreneceksin ve ufkunu açacaksın. Kısıtlı bilgi ile “ben her şeyi biliyorum, her şey kafamda” diyerek pek bir ilerleme sağlayamazsın. İster senaryo yazarı ol, istersen dizi yaz, istersen kitap, öykü yaz, ne yazarsan yaz tek çaren çok okumak. Aslında her şeyi okuman lazım. Çünkü ne zaman karşına ne çıkacağı konusunu bilemezsin. Böyle bir karakter yaratman gerekir ve sen onun dünyası hakkında hiçbir şey bilmediğin zaman yazamazsın. Sonra birileri der ki: “Ya Allah Allah böyle bir adam olur mu? Böyle bir fırıncı olur mu?” derler. Çünkü sen o fırıncılığı bilmiyorsundur. Mesela bir fırıncısın, sabah üçte kalkıp dükkan açtığını bilmiyorsundur, gider öğlen açtırırsın dükkanı. Dalga geçerler seninle... Fırıncı öğlen açmaz dükkanı; gece üçte açar, mayalar falan…. Onun için azar azar da olsa birçok şey bilmen gerekir. Onun da tek çaresi okumak...

 

Türkiye'de senaryoların kısıtlı olduğunu düşünen bazı kesimler var, siz neler düşünüyorsunuz. Nasıl bir üretim süreci?

Bizim için de söylüyorlar bunu. Cem Yılmaz da bundan ayrı tutulmuyor. Birilerinin senaryoları ayrı da Cem Yılmaz değil, gibi bir durum yok ortada. Bizim için de “tek bir adamın hikayesi” diyorlar mesela. Bakıyorsunuz bir korku filmi furyası oluyor, bir anda herkes korku filmi çekiyor. Sonra bir aile komedisi furyası oluyor, aileler tatile gidiyor devamlı. Dönem dönem dünyanın her yerinde yazan, çizen insanlar tıkanıyor. En çok eleştiri yapılabilecek şey şu; bizim Türkiye’de hikaye olmaya, sinema perdesine değecek çok hikaye var. Tarihimizden bu tarafa bak mesela... Amerika’ya özeniyoruz, mesela bir haltercinin olimpiyatlara gitme hikayesini adam oturuyor, film yapıyor. Haltercinin hikayesi bizde bin tane var. “Koca Yusuf’u neden yapmıyoruz mesela?” diyorsun ama öyle olmuyor. Çünkü, Koca Yusuf’u yapayım dediğiniz zaman o dönemi yapman gerekiyor. Yapılacak ne var da diyebilirsin ama öyle değil, bunun bir maliyeti oluyor, o dönemi bulabileceğin bir yer yok. Neredeyse mahalle kalmadı... Bizde çok çabuk değiştiği için her şey, bir sene önce adam nalburken bir sene sonra dükkanın önünden geçiyorsun kasap olmuş, sonra geçiyorsun okul olmuş. Avrupa’da göreceli olarak böyle değil. Adam 1651’de mektup zarfı satıyorsa Amsterdam’da 2018’de gidiyorsun yine mektup zarfı satıyor. Koca Yusuf dedik ya hani, Koca Yusuf’u çekmek için adamın köyünden başlatacağız desek o köy yok, ilk önce o köyü yapacağız, yapacak arazi bulacağız. O zaman da oluyor sana o film otuz milyon dolar. E otuz milyona Koca Yusuf’u çektik, peki buna 6 milyon kişi gelir mi? Gelsin ki parayı çıkaracağız ya önce... Karından vazgeçtik de, parayı çıkaralım. Gelir mi? Bilmiyoruz ki Koca Yusuf’un hikayesini. Keşke gelse... Bütün bunları topladığın zaman ne yapıyorsun, komedi yapmaya karar veriyorsun. Türkiye’de iki seçenek var; insanları ya ağlatmanız ya da güldürmeniz lazım. İkisinin arasında olursa seyirci çok itibar göstermiyor, ya güldüreceksin ya ağlatacaksın, net olman lazım. Onun için ya ağlatıyor bizim hikayelerimiz ya da güldürüyor. Sonuçta seyredilsin diye yapıyorsun, 860 kişi gittiği zaman filmine boynun bükük kalırsın. Sence çok güzel bir filmdir ama birileri seyrederse bir manası var. Onun için hikayeler aynı yerde dönüp duruyor maalesef.

 

Senaryo ile alakalı bir okul ya da atölye açmayı düşünüyor musunuz?

Yok düşünmüyoruz. Ben kendimi o kadar işin ehli görmüyorum.

 

Sizden sonraki kuşakların da bu bayrağı taşımasını istemez misiniz?

Bizden sonraki kuşaklar okusun, öğrensin. Ne ben ne de Cem kendimizi bir şey öğretecek kadar işin ehli hissetmiyoruz, o başka bir kafa…

 

Senaryo yazacağınız zaman nerelerden besleniyorsunuz, motive kaynaklarınız neler oluyor?

Aslında senaryo yazmak dediğiniz şey biriktirdikleriniz. Yıllarca, aylarca biriktirdiklerinize ya da bir konuya takılıyorsunuz. O konuyu araştırıyorsunuz, okuyorsunuz, dergiler, kitaplar… Bir zaman sonra birikiyor ve “evet artık ben oturup bunu yazayım” diyorsunuz. Güzel bir hikaye canlanıyor kafanızda, karakterleri de oluşturup finali buluyorsunuz. Genelde bizde finali bulunmadan yazarken nasılsa finali gelir diye düşünülüyor. Sonra bir yerde bağlarız deniliyor. “Kervan yolda düzülür” diye bir sözümüz var ya aynı onun gibi bizde de... Senaryoda öyle bir şey yok, önce sonunu bulman lazım. Sonra bir bakıyorsun, karakter kaybolmuş gitmiş. Genelde bizim finallerimiz hızlı olur. “Aaa sonu nasıl bitti?” diyorsun ya o işte aceleden. “Hem dakika da kalmadı, bir an önce şu filmi 120 dakikaya bağlayalım, karakter şöyle yapsın” diyorsun. Senaryo yazma sürecinde dediğim gibi bir konu senin kafana çok takılıyor, bunun hikayesini neden yapıyoruz dediğin andan itibaren araştırmalara başlıyorsun. Dönem ise mesela o dönem ile ilgili neler olmuş bitmiş bir başlangıç noktası koyabilmek için o dönemde olmuş ilginç bir konu, ilginç bir karakter araştırıyorsun. “Aa gerçek hayatta da böyle bir adam varmış. Neden bu karakterde de böyle bir şey olmasın?” diyorsun. Araştırmalar başlıyor, yani boş kağıtta aklıma bir şey geldi diye oturup hemen yazmıyorsun. Neredeyse birkaç ay araştırma ile geçiyor, o dönemin bir kostümüne bakıyorsun önce bir süre öyle sürüyor. İyice olgunlaştıktan sonra oturup yazmaya başlıyorsun. Bu yazma sürecinde de karşılıklı fikir alışverişi ile değişiklikler yapıyorsun ama o değişiklikler her zaman oluyor. Senaryo bittikten sonra da çok yaşıyoruz biz. Sen senaryoda iki yüz atlı koşarak gelir diyorsun ama iki yüz at yok, iki yüz tane atın üzerinde koşacak adam yok! Bir şekilde çözüm üretiyorsun. Değişiklikler ile kavga, dövüş, gürültü iş yönetmenin önerileri yapımcının fikri senaristin diretmesi derken toparlayıp yapıyorsun.

Şu anda kitap fuarı için Ankara’dasınız. Ancak toplum olarak okumayı pek sevmiyoruz. Peki neden?

Bilmiyorum ki... Ben de hep bunu merak ediyorum. Kendim küçük yaştan beri çok okuyan biri olduğum için kütüphane kartım vardı, sürekli giderdim. Okuma yazmayı öğrendikten hemen sonra kütüphane kartı almıştım mesela. Yani ben kendim okuduğum için bana saçma geliyor. Bir şey var ve okumuyorsun. Mesela ben sigara içmem, sigara içenleri de anlayamıyorum. Onlar da beni anlayamıyor ya bu da onu gibi bir şey. “Sen nasıl sigara içmiyorsun” diye soruyor mesela. Ben de onun gibi bir insan neden kitap okumaz ki? İlginç geliyor bana. Okuma oranları gerçekten çok düşük. Bazen Zafer Abi (Zafer Algöz) ile kitap fuarlarına gittiğimizde sohbet ediyoruz. Japonya’da bir yazar olsaydık diyoruz. Japonya’da bir insan senede 45-50 adet kitap okuyor. Bizde 50 sende bir tane okunuyor. Mucize bir şey yapamıyoruz. Ben bir şeyler yazdım ama okur musunuz? Demek o kadar zor ki bu ülkede. Dalga geçiliyor bile diyebilirim. “Ne işiniz var kitapla?” Ne demek ne işiniz var. Böyle bir şey olur mu? Sen yazmazsan ben yazmazsam nasıl olacak? Kitap alan ile satan ile hatta yazan ile dalga geçiliyor bizim ülkemizde. İçeriğini okudun mu? “Yok?” Bana bir de “Sen de mi yazar oldun?” diyorlar. Düşünüyorum. Eğer yazar olacak biri varsa ben olabilirim. Ben 10 yaşından beri bir şeyler yazan bir adamım. Yazar olabilirim nende olmayayım. Sen de mi yazar odlunu dalga geçmek için söylüyor. Ama kitapların hiçbirini okumamış.  Halbuki hiçbirini de okumasına da gerek. Birinci kitabın birinci öyküsünü okusa. Anlayacak cevabı orada saklı. Okumadıkları için sadece aklına dalga geçmek geliyor. Arka planını geçmişi bilmiyorlar. Bu kitap bir senede yazılmış olabilir ama . Derler ya geçmişinde 40 yıl var diye. Onu bilmiyorsun haberdar değilsen. Daha önce benimle alakalı  ne yazdığımı ne yaptığımı bilmiyorsun sadece son anı yakalıyorsun. Son vagonu yakalayıp “Sen demi yazar oldun?” diyorsun. Tamam ben olmayayım.Olmam lazım gibi geliyor bana. Neden olmayayım. Ama işte okumamanın verdiği sıkıntı okusa bu şekilde söylemeyecek.Bir kitapçıya gidip kitabımı karıştırsa belki de diyecek ki “Tamam bu adam yazar olabilirmiş. Güzel yazmış” diyebilir belki ama demiyor. Yani kitap okumayı bırak yazana da kızıyoruz o haldeyiz artık. Maalesef zor bi kulvar kitap işi. Kitaptan zengin olan yok. Kitaptan Nobel alanlar var tabiî ki o ayrı bir şey ama… Kitaptan kalkınan bir ülke değiliz. Küçücük bir pasta var. 40 yılda bir kitap okuyan bir kalabalığın içinde bir şeyler yapmaya çalışıyoruz…

 

Değişir mi okuma alışkanlığına olan duyarlılığımız?

Değişi tabi ki ama zor değişir. Mevcuttaki eğitim sistemi ile çok zor duruyor. Biz küçükken öğretmenimiz özet istediğinde o kitabı okur ve özetlerdik. Şimdi kitap özeti isteniyor öğrenci gidip internetten özeti çıkarıyor. Sınıfta 10 kişinin getirdiği özet aynı. Öğretmen de “Hepinizin ki aynı. İnternetten getirmişsiniz. Kabul etmiyorum” demiyor. O yüzden zor değişir. Sadece öğretmenlerimizin yaz tatilinde 3 kitap okuyun demesiyle değişmeyecek bir düzenden bahsediyoruz. Hadi bir parmak şıklatalım herkes kitap okusun diyemeyiz. Nasıl olur onu da bilmiyorum. Keşke elimde sihirli bir değnek olsa ve herkes kitap okumaya başlasa. Yeni gelen nesile bakıyorum onlarda da kitap okumamanın yanında bir de kitap yazana kızma var. Ümitli miyim? Hayır demek istemiyorum ama biraz ümitsizleştiriyorlar beni… Kitabın KDV’si %8 neden %0 olmasın. Kitaptan da KDV almayalım mesela. İnsanlar diyor ki kitap çok pahalı. Çok klasik olacak ama sigara da çok pahalı. Üstelik faydası da yok. Ekstra zararı var. Ancak kitap öyle değil. Bir kere aldıktan sonra yıpranan kadar okuma ve hatta etrafınızdakilere vererek okutma imkanınız var. Bu yüzden pahalı değil. Ama klasik “Kitap çok pahalı”… Elimizdeki ölçü ne? Neye göre pahalı? Okumayı sevdirmek için kitleleri harekete geçirecek bir eylem gerekiyor. Hiçbir şey okumuyoruz. Okumadıkça beslenemiyoruz. Beslenemedikçe ne oluyor tabiî ki az önce bahsettiğimiz gibi tekrara düşüyorsun. Bir fikrin olmuyor. En kolay yöntemi seçiyoruz bağırıyor, çağırıyoruz.

Arif V 216 filminde siz de rol aldınız? Oyuncu olmayı hiç düşünmediniz mi?

Oyuncu olmayı düşündüm. 90’lı yıllarda bizim tiyatro grubumuz vardı arkadaşlarımızla. Oyunculuk demeyeyim ama oyunculuk olsun adı hadi.Evet Cem Yılmaz’dan önce bu da bilinmediği için bizim amatör bir tiyatro grubumuz vardı. Bir oyun çıkarmak için uğraşıyorduk. 1-2 sene uğraştık hatta. Ama amatör tiyatro. O zamanlar çok fazla imkan yok. Bir türlü oyunu çıkaramadık. Sonra Müjdat Gezen Sanat Akademisi’ne başvurdum. Kazanamadım sınavı. Yani öyle hikayelerim var oyunculuk ile ilgili. Sonrasında da illaki oyuncu olacağım diye asılmadım çok fazla. Ama sonradan film yapmaya başlayınca kendi filmlerimizde de en azından hatıralık bir şeyler oynuyorum. Sonuçta o filmler bin sene kalacak. Perdede görünmek ya da DVD’de olmak ileride “AAA babama,dedeme bak” demesi insanların güzel bir şey olur. Hatıralık, her filmde küçük bir şey oynuyorum. Ama onu da mesela yanlış anlıyorlar. “Bu da oyuncu oldu” diyorlar. Geçen gün okudum “Bu da mı oyuncu oldu” diye yazmışlar. Allah Allah ben oyuncu olmadım. Kendi filmimiz var. Kendi filmimizde birazcık da olsun oyunculuk geçmişim var. İşin kötüsü de şöyle bir şey de var: Ahbaplıktan oynamıyorum ben. Ahbaplık var da ahbaplık yüzünden oynamıyorum. Oynayabildiğim için oynuyorum. Bazı şeylerde torpil olmaz. Mesela müzikte, sporda, oyunculukta… Bunlarda torpil yapabilirsin. Bir kere yapabilirsin. Mesela bir futbolcu vardır. Bir defaya mahsus hadi göreyim der hoca çok kötü olduğunu görünce bir şey yok bunda dersin ve gönderirsin. Torpille milli takıma yükselemezsin. Torpille bir müzik festivalinde ödül alamazsın. Torpille Altın Portakal alamazsın. Bunlarda torpil olmaz. Ben oynuyorum ama “Hadi abime de bir kıyak geçeyim” bunu oynasın bir şekilde oynar nasılsa, bin defa çekersek bir keresinde doğrusunu buluruz nasılsa mantığıyla oynamıyorum. Yapabildiğim için oynuyorum. Keşke daha çok yapabilsem. Hemen ölmeyen karakterler falan. Ama öyle oyuncu olmak gibi bir arzum yok. O defter çoktan kapandı ben hatıra olsun diye oynayabildiğim için oynuyorum bana jest yapılmıyor.

 

Son olarak Can Yılmaz bir süper kahraman olsa nasıl biri olurdu?

Herkesin eline kitap veririm. “Okuyun” derim.

 

Röportaj : Dilara Ertürk

    Yorum Ekle

    Ad soyad

    Ceynak