Yazarlar

Hasan Sezer

Hasan Sezer

Minibüsçünün isyanı!..

2-3 yıl kadar öncesi idi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi anlatılıyor, adeta her derde deva olacağı söyleniyordu. Olumlu düşünenler kendilerince faydalarını anlatıyor, muhalif olanlar da sakıncalarını sıralıyordu. Tartışmalar devam ederken seçim günü de gelip kapıya dayanmıştı. Küçükköy’den bir minibüse bindim. Edirnekapı’ya gidecektim. Minibüs hattı boyunca her 500 metreye birilerini koymuşlar, şoföre saati gösteriyor, bir şeyler izah ediyor ve para alıyorlardı. 1-3-5 derken şoför adeta isyan etti ve “Şu başkanlık sistemi gelsin de, bizi bu çakalların elinden kurtarsın. Artık canıma yetti” diyerek sitemini açığa vurdu. Nihayetinde başkanlık sistemi geldi. Minibüsçünün beklentisi yerine geldi mi? Yorumu size bırakıyorum...

 

KARSLI CEBRAİL KARDEŞİM

Haftanın belirli günlerinde, sabahları Sefaköy durağında Cebrail isminde bir kardeşimizle sohbet ederiz. Zamanında ailecek Kars’tan İstanbul’a göç etmişler. Kendisi Emekli olmasına rağmen, bir matbaada çalışmaya devam ediyor. Durakta beklerken gözümüz ister istemez seçim afişlerine takılıyor. Bir tanesinde; “İstanbul bizim aşkımız, Küçük çekmece bizim sevdamız” şeklinde yazmaktaydı. Ben de; “Bunlar ne kadirşinas insanlar. Aşklarını sevdalarını doyasıya itiraf ediyorlar” deyince, Cebrail kardeşim de; “Hasan abi, İstanbul bizim için gerçekten bir aşk. Memlekette 7 ay kış olurdu. Buğdaydan başka bir şey yetişmezdi. Hayvancılık yapardık. O da çok meşakkatli bir işti. Çok yorulurduk. Karşılığında az kazanırdık. İstanbul’a geldik. Yine çok çalıştık. Ama karşılığında mal, mülk edindik. Yaşam kalitemiz yükseldi” diyerek İstanbul’a niçin âşık olduğunu samimiyetle dile getirdi. Keşke siyasetçiler de duygularını bu şekilde dile getirebilseler.

 

BAŞAKŞEHİR- MECİDİYEKÖY OTOBÜSÜNE BİNDİM

Geçen hafta Perşembe günü, İkitelli Ayma-Koop  durağından belediye otobüsüne bindim. Şoför, cep telefonunda, seçim hakkında konuşuyordu. Orta sıralarda bir yere gittim. Boşlukta dikiliyordum. Birkaç durak gittik. Şoför seyir halinde olmasına rağmen telefonla konuşmaya devam ediyordu. Orta yaşlı bir bayan şoföre doğru ilerledi. Sonrasında söylenerek geri geldi.  Şoförü kast ederek; “Adama ineceğim durağı soracağım. Bekle diyerek telefonla konuşmaya devam ediyor. Ben doktorum. Eğer ben telefonu açamazsam eşim cevap verir. Bunlardaki şımarıklığa bak. Ama gününüzü göreceksiniz” deyince yanımda duran, sakallı şapkalı bir beyefendi de; “Az kaldı. Birkaç gün sonra bunların hepsi hizaya gelecek” diyerek tepkisini ortaya koydu. Evet, tepki göstermek en doğal hakkımız.  Ama her yanlış yapanı tehditle düzeltmeye kalkışırsak, yaşadığımız kargaşaların devamına sebep oluruz. Her toplu taşıma aracında “Seyir halinde şoförle konuşmak yasaktır” uyarı yazısı vardır. Aynı şekilde trafikte araç kullanırken cep telefonu kullanmak da yasaktır. İşimize geldiğinde kural tanımaz, canımız yandığında feryat figan edersek, kimimiz, ‘hastamla ilgilenmedi’ diye doktor döver, kimimiz de şoföre, zabıtaya, polise kızarak, kendimizi rahatlattığımızı sanırız.

 

İKİ ARKADAŞIM, ERSİN VE MUSTAFA!

Yaptığımız yanılgılardan bir tanesi de insanları tuttukları partiye göre değerlendirmek.  Toplum olarak en büyük sıkıntımız, ön yargı ile hareket etmemiz. İnsanları cephelere ayırmışız. Ne kendimizi eleştirebiliyoruz. Ne de yandaşlarımıza laf söyletiyoruz. Şimdi size iki arkadaşımı anlatacağım. Mustafa, benim asker arkadaşım. Şimdi de Küçükyalı’da aynı semtte oturuyoruz. Kendisi Telekom’dan eşi de bir bankadan emekli. Allah çok versin, 3-4 tane kirada dairesi var. Ayrıca mülkü kendisine ait olmak üzere, nalbur dükkânı işletiyor. Dini bütün bir kardeşimizdir. Ara sıra yanına uğrarım. Bir gidişimde; ‘Hasan sakın evden çıkma. Kiralar çok yükseldi. Sonra ev bulamazsın’ deyince cevaben: “Mustafa, ben de senden, asker arkadaşım, kirada oturduğunu biliyorum. Kira vermede zorlanırsan, benim dairelerden birine oturursun. Bir kaç kuruş indirim yaparız, demeni beklerdim” diye karşılık verdim. Yanına bir başka uğrayışımda da; “ben Küçükyalı semtinde fakir göremiyorum” deyince; “Mustafa görmek için bakmazsan;  göremezsin” şeklinde cevap verdim. Diğer arkadaşım Ersin’e gelince. Ersin kardeşim de emekli. Kendi evi var. Aynı zamanda da çocuklarına yardım ediyor. Ustanın birine bir parça yaptırmak istiyor. Usta parça başı 7 (yedi) lira alırım diyor. Aradan zaman geçiyor. O parçayı yaptırmaları gerekiyor. Ustaya tekrar fiyat sorunca, usta bu defa da; “parça başı 5 (beş) lira alırım” diyor. Ersin kardeşim cevaben; “usta, sen daha önce parça başı 7 (yedi) lira dedin. 300 adet yaptıracağım. Sen 7 liraya yap ve zarar etme” diyerek parayı ve siparişi veriyor. Bir dönem 6-7 yıl kadar Küçükköy’de bir nalburda çalıştı. Sonra ayrıldı. 2 yıl önce bu nalbur arkadaş aniden vefat etti. Malları dükkânda kapalı kaldı. Ersin’den rica ettiler. 5-6 ay boyunca gidip gelerek malları sattı ve arkadaşın eşine çocuklarına teslim etti. Esas üzerinde durulması gereken nokta ne biliyor musunuz? Ersin kardeşim, bu 6 aylık çalışması karşılığında bir kuruş bile almadı. Yakinen şahidiyim. Bir kuruş yol parası bile istemedi. Evet, bu iki arkadaşımdan Mustafa AKP’yi tutuyor. Ersin de CHP’yi. Şüphesiz bunun tersi olan durumlar da fazlası ile vardır. Benim demek istediğim insanları, partilerine göre değil, yaptıkları ile değerlendirmektir. Yıkıcı, kindar değil, yapıcı sevecen olmalıyız.

 

SURİYELİ BERBER

Yeğenim Fehim, çok tertipli ve düzenli bir kişiliğe sahiptir. Geçenlerde bir berbere gitmiş. Bilirsiniz berberler konuşmayı severler. Konuşma bir hayli ilerledikten sonra Fehim, berberin Suriyeli olduğunu anlayabilmiş. Yani 5-6 yıldır ülkemizde ve Türkçeyi de İstanbul  şivesi ile konuşuyormuş. O da İstanbul’un pahalılığından, esnaflık yapmanın zorluklarından bahsetmiş. Fehim de kendisine; “vatandaş oldun mu vergi kaydın var mı” şeklinde sorunca bunları hiç birinin olmadığını öğreniyor. Daha önceki yazılarımda da sık sık dile getirdiğim gibi başta kendi vatandaşımız olmak üze herkesi kayıt altına alamaz isek, ömür boyu şikâyet eder dururuz.

 

BizGençler